Bellek kimileyin en büyük düşmanıdır insanın. Yaşadıklarının zehir gibi yakan acı tortusu hep oradadır, ne denli derinlere gömmeye çalışırsa çalışsın. İstediği kadar ileri doğru yürüsün, yürüdüğünü sansın, geçmişin o ağır/paslı zincirini de sürükler peşi sıra. İnsan unutmayı bir türlü öğrenemez, hele de birlikte mücadele verdiği arkadaşlarını, yoldaşlarını bir anda “satmışsa”. Yaşamak artık dibi mezbelelik derin bir kuyuda debelenmekten farksız olur, baca boşluğuna düşen bir kuşun çırpınıp durması gibi. “Kabir azabı” denir bu yüzden; dahası, “kabirle kubur aynıdır” denir.
Ne geriye dönmek mümkündür, ne de hayatı temize çekmek…
M. Ender Öndeş, bu yeni romanında, çok da uzak olmayan bir geçmişle onun bugüne düşürdüğü izleri yine capcanlı/sahici karakterler eşliğinde ve soluk soluğa bir tempoyla anlatıyor, hem bireysel hem toplumsal düzleme aynı anda ve derinlemesine nüfuz ederek. İnsanın yaptıklarından çok yapmadıklarından sorumlu olduğunun, tragedyaların kaçınılmazcasına hep yaşam ile ölüm arasında yapılan tercihten doğduğunun, ama bu arada dirençten beslenen umudun da hayata dahil edilmesi gerektiğinin bilinciyle…