“Gece yağan yağmurun serinliğini taşıyan otları okşayan elinden yüreğine sevince benzer bir şeyler taşınıyordu. Okşadığı ot değil de o taşlık arazideki buğday başaklarıydı sanki. Böyle oluyordu kimi zaman, bakıp gördüğü, dokunup hissettiği şeyler köyüne ait hatıraları canlandırıyor, yüreğinin sevinçle kabarmasına neden oluyordu. Oysa köy yoktu artık. Tarlası, bahçesi, hayvanları da yoktu. Bunu biliyordu. Artık köyüne ait hatıraları vardı sadece. Her şeyini almışlardı ellerinden, ama hatıralarına kimse dokunamamıştı.”
Bir geçmiş zaman baharından kopup gelen öyküler demeti… Buğday başakları arasından uzayıp giden toprak yolda bastıkları yeri incitmekten korkar gibi yürüyorlar. Usulca, neredeyse bir sır verir gibi konuşuyorlar bizimle. Devrim yapma umudunu çoktan gençlere devretmiş ihtiyarların yaşadıklarını anlatıyorlar; onların ölüme dair, kayıp, ayrılık, yas, yara, yıkım, öfke, korku, acı, neşe ve hüzne dair serüvenlerini…